haset mi, kışkançlık mı?
- mervenuraltun

- 6 Oca
- 3 dakikada okunur
günlük hayatta sık sık karıştırdığımız iki duygulanım var: haset ve kıskançlık. oysa psikanalitik bakış, bu iki durumu birbirinden keskin biçimde ayırır.
haset, çok daha erken bir döneme, bebekliğin o preödipal evresine aittir. ikili bir ilişkide yaşanır: bir ötekinin sahip olduğu iyiliğe tahammül edememek ve onu yok etmek istemekle ilişkilidir.
kıskançlık ise ödipal döneme özgüdür; üçlü bir ilişki dinamiği vardır. burada mesele, sevilen nesneyi bir ötekine kaptırma korkusudur; kaybetme, dışarıda kalma ve rekabet duygusu.
bu farkı bazı masal ve anlatılar üzerinden ele almak iyi bir yol gösterici olabilir. çünkü masallar, efsaneler ve mitler; kolektif bilinçdışının ve evrensel çatışmaların en yalın sembolik anlatılarını sunar bize.
ilk olarak pamuk prenses masalına bakalım. prensesin üvey annesi, her gün aynaya "ayna ayna söyle bana, benden güzeli var mı dünyada?" diye sorar. ayna onun için burada bir "aynalanma" aracıdır ve narsistik bir haset yapısının sembolüdür aslında. ama bir gün ayna "pamuk prenses senden daha güzel" dediğinde, üvey annenin içindeki haset açığa çıkar ve onun istediği, pamuk prenses gibi olmak değil; onu yok etmektir. ve onu öldürmek üzerine çeşitli saldırılarda bulunur.
melanie klein'ın kuramıyla baktığımızda, bu saldırılar bebeğin "iyi meme"ye yönelttiği erken dönem yıkıcı dürtülerin sembolik anlatımıdır. bebek bir yandan anne memesine ihtiyaç duyarken bir yandan da o gücü elinde tuttuğu için anneden nefret eder. "sende bende olmayan bir şey var ve ben onu yok etmek istiyorum."
benzer bir ambivalans durumu psikoterapi odasında da bu dinamikle yeniden canlanır. terapist, danışan için bir "iyi nesne" gibidir: onun sabırlı duruşu ve bilgisi, güven kaynağı anlamına gelir. fakat bu aynı zamanda dayanılması zor bir farktır.
danışan, terapistin elinde kendisinde olmayan bir şey olduğunu hisseder. bu his bazen öfkeye, küçümsemeye, seansı sabote etmeye dönüşür. terapistin görevi, bu saldırıyı kişisel almamak ve danışanın fark etmesine yardımcı olmaktır. seanslar ilerledikçe hasedin fark edilmesi ve çözümlenmesi şükran duygusunun filizlenmesini sağlar.
kıskançlığın doğasını anlamak içinse leyla ile mecnun hikâyesine bakabiliriz. mecnun'un derdi ne leyla'yı ne de rakipleri yok etmek değil, sevdiği nesneyi kaybetmemektir. bu, ödipal kıskançlığın tipik sahnesidir: bir nesne ve iki rakip.
klinik olarak bu, danışanın terapistini başka danışanlarla paylaşmak istememesi gibi bir yerden görünebilir.
bu iki tablonun yanısıra bazen de iki süreç iç içe geçer. habil ve kabil anlatısında olduğu gibi: tanrı'nın habil'i seçmesi, kabil'de kıskançlık yaratır ama bu duygu hızla hasede dönüşür. rekabetın yerini yıkım alır. "senin gibi kabul görmek istiyorum" yerine "seni yok edeceğim" der kabil.
terapötik ilişkide de bu birleşim danışanın, terapistine duyduğu kıskançlığın hasetle karışması ya da hasede dönüşmesiyle canlanabilir; örneğin danışan bazen bu aktarım duygusuyla seansa gelmeyerek terapisti bilinçdışı düzeyde "öldürür."
terapistin seans ortamında canlanan bu duyguları fark etmesi ve konuşulabilir hale getirmesi çok önemlidir. sonuçta klein'ın dediği gibi, şükran duygusu gelişmeden hasedin üstesinden gelmek mümkün değildir. terapistin sabit bir figür olarak orada kalması ve bu zor duyguların eyleme değil, söze dönüşmesine alan açması, terapinin en derin iyileştirici gücüdür.
danışan, terapistin elinde kendisinde olmayan bir şey olduğunu hisseder. bu his bazen öfkeye, küçümsemeye, seansı sabote etmeye dönüşür. terapistin görevi, bu saldırıyı kişisel almamak ve danışanın fark etmesine yardımcı olmaktır. seanslar ilerledikçe hasedin fark edilmesi ve çözümlenmesi şükran duygusunun filizlenmesini sağlar.
kıskançlığın doğasını anlamak içinse leyla ile mecnun hikâyesine bakabiliriz. mecnun'un derdi ne leyla'yı ne de rakipleri yok etmek değil, sevdiği nesneyi kaybetmemektir. bu, ödipal kıskançlığın tipik sahnesidir: bir nesne ve iki rakip.
klinik olarak bu, danışanın terapistini başka danışanlarla paylaşmak istememesi gibi bir yerden görünebilir.
bu iki tablonun yanısıra bazen de iki süreç iç içe geçer. habil ve kabil anlatısında olduğu gibi: tanrı'nın habil'i seçmesi, kabil'de kıskançlık yaratır ama bu duygu hızla hasede dönüşür. rekabetın yerini yıkım alır. "senin gibi kabul görmek istiyorum" yerine "seni yok edeceğim" der kabil.
terapötik ilişkide de bu birleşim danışanın, terapistine duyduğu kıskançlığın hasetle karışması ya da hasede dönüşmesiyle canlanabilir; örneğin danışan bazen bu aktarım duygusuyla seansa gelmeyerek terapisti bilinçdışı düzeyde "öldürür."
terapistin seans ortamında canlanan bu duyguları fark etmesi ve konuşulabilir hale getirmesi çok önemlidir. sonuçta klein'ın dediği gibi, şükran duygusu gelişmeden hasedin üstesinden gelmek mümkün değildir. terapistin sabit bir figür olarak orada kalması ve bu zor duyguların eyleme değil, söze dönüşmesine alan açması, terapinin en derin iyileştirici gücüdür.



Yorumlar